Yukarı Çık

ESKİ RAMAZANLAR

      Eklenme Tarihi :22.5.2019 00:47:28 Okunma Sayısı :211          
 

Benim çocukluğumda Ramazan demek, bitene kadar evde süren tatlı telaş demekti. Herkeste bir koşturmaca, bir yetişmece vardı. Sadece iftar veya sahur hazırlığı değildi bu telaş. Bir aşağı bir yukarı - o zamanlar büyük amcamlar alt katımızda otururlardı- sürekli merdivenlerde yoğun-akıcı bir trafik yaşanırdı. Ya bizler birbirimize iftara giderdik gelirdik, ya leziz tabaklar inip çıkardı. Ee, kim döktürdüyse, tattırmadan takdir alamazdı. Annemleri geçtim, babam ve amcam da, en sıcak pideyi getirmek için yarışırlardı. Tutunca el yakması pidecinin değil, pideyi getirenin marifetiydi. Bir de etiketli pideler vardı, daha susamlı daha leziz. Sipariş üzerine yapıldığından,karışmasın diye alıcının adı-soyadı yazılırdı etikete. Her kim akıl etmişse pideye etiket yapıştırmayı, Çernobil’den yırtan Karadenizlileri etiketli pideler yedirerek kanser etmeyi planlamıştı zaar. Kimse yemiyordu tabi o kısımları,bizim tavuklar hariç. Onların da üçü öldü ama denk geldi herhalde, belki de hastalık falan vurmuştur. Etiketten zehirlenecek değillerdi ya.

 

Ramazan’da evin en önemli eşyası duvardaki saat oluverirdi hemen. Ramazan dışında bu kadar saat- dakika hesabı yapılmıyordutabi. Duvar saati de üzerindeki ilgiden memnundu. Şarkının sonunu dinleyicilerine söyleten assolist misali, iftara yaklaşılan son dakikaların 60 saniyelik turlarını bizle beraber tüm gözler üzerindeyken tamamlardı. Ve alkış… Ve iftar…

 

Benim çocukluğumda Ramazan demek, gerçekten kalabalık sofralar demekti. İki kat kendi kalabalığımız yetiyordu ama Ramazan demek paylaşmak demekti, konu komşu kim varsa Ramazanın ilk on beş günü iftara davet ederdik. Annem, daha “falanca komşuya git, yarın iftara çağırdığımızı söyle” diye cümlesini tamamlamadan, ben dış kapının önünde bulurdum kendimi. Terliklerin birini giyip, diğerini de önüme katıp koşarken giyerdim. Görev aşkı işte. Tabi öyle! Çocukken olduğunu sandığımız aşklara da görev aşkı deniyor çünkü. Neyse başka ciddi görevlerim de vardı: Ev halkının zaten duyduğu topun patlayışını, camdan dinleyip de“top patladııı” diye anons etmek, bunu hiç sıkılmadan her gün yapmak… 

 

Son on beşinde de bize gelenlere, biz giderdik. Bana ne iftardan, yemekten… Arkadaşlarımla eğlenmekti benimki. Çocuklara illa yere kurulan sofralarda -ne hikmetse masalara büyükler otururdu ve yer kalmazdı- birbirimizi güldürmeye çalışırdık. Birbirimizi güldürmedeki bu denli ısrarımızı iftar sofralarının dışında da devam ettirseydik, Cem Yılmaz’a birkaç rakip çıkarırdık aramızdan. En çok da su içerken güldürmeyi severdik. N’oluyorsa ağzındaki suyu püskürtünce, çocukluk işte. Çok çok azar işitirdik. Ben büyüklerin yerinde olsaydım, zaten masayı kapmışım, daha çocukların coşmalarına kızmazdım, “bir daha seni bir yere getirmicem” bakışları fırlatmazdım, ne güzel masada otururdum.

 

Benim çocukluğumda Ramazan demek, sahurda gezen davulcuya, nasıl bunca saat uyumuyor, diye şaşırmak demekti. Gecenin 2’sine kadar oturabilen demek ki davulcu olabiliyordu. Sahurun, çocuklardan gizli yapılan bir çeşit parti olduğunu ve tropikal meyveler gibi tadını bilmedikleri dünya nimetlerinin anne-baba tarafından yendiğini düşünmeyen çocuk yoktur herhalde. Bu gizem, bu dürtü “n’olur bizi de bir kere sahura kaldırın anne, n’olur”yalvarmalarına dönüşüyordu. Bu kadar yalvarmayla ablam ve ben babamı ikna etmiştik. Davulcu bizim sokağın yokuşunu inerken, babam bizi aynı davulcu manileriyle ve davul efektiyle uyandırmıştı. Davul efekti yapmasaydı iyiydi de,neyse. Ne zordu uykuyu bölüp ayılmak. Harika şeyler yiyeceğimi düşünüp, kendimi ayıltmıştım. O da ne? Tam bir hayal kırıklığı! Hani pasta, çikolata, gazoz ve muhtelif tropikal meyveler? N’apim kuru fasulye pilavı? Akşam yedik ya bunları, bizden gizli yedikleriniz bunlar olamazdı, olmamalıydı…

 

Benim çocukluğumda Ramazan demek, sele sepet manisiyle ellerimizde fenerlerle Ramazanın 15. akşamı kapı kapı gezip şeker toplamak demekti. Bir çeşit bayram tatbikatı. Kim şeker veriyor, kim güzel çikolata veriyor önceden tespit edelim diye herhalde. Lokum verenlere uyuz olurdum, para verenlere iki kere giderdik. Aman, bazıları da bir avuç fındık verirdi, hem de kabuklu, aman, ne alacam sanki.

 

Güzeldi güzel, fındığıyla, şekeriyle, akşam atom (beze)satıcılarıyla, davuluyla her şeyiyle güzeldi hatırladıklarım. Şimdiye anı olarak kalmış olsalar bile

   
 
       
Yorumlar
   
Bu habere eklenmiş yorum bulunamadı 
 
Yorumlar Yaz  
   
Adınız Soyadınız
Yorumunuz