Yukarı Çık

PİŞMİŞ KELLE

      Eklenme Tarihi :26.7.2019 18:49:30 Okunma Sayısı :251          
 

Birolla yeni evli sayılırdık. Cicim aylarının cicim günleri olarak serpme kahvaltıya dönüştüğü zamanlardı, yanılmıyorsam. Hala kayınvalideme gidişlerim misafir gibi olanlardan; evin içinde karşılıklı sevgiden ziyade karşılıklı saygının daha hissedilir olduğu zamanlar. Ay bunu şu an yine kayınvalidemin evinde hem de, evlere şenlik iki sıpamı, pimi çekilmiş bomba gibi “özlemişsinizdiiir ” diye kucaklarına atıp, kenara çekilmek suretiyle yazıyor olmaktan utandım şimdi. On iki yıl içinde ne ara böyle vıcık vıcık olduk hiçbir fikrim yok. Eskiden yanlarında ölürdüm kibarlıktan. Şimdi ise “anne kıız, şu sırtıma pambık ellerinnen bi masaj yapıver, gözünün yağını yiyim. Sırtım ayrıldı oğlanların peşinde…” “Kantaron yağını yeni yaptım bu sene, bişeyciklerin kalmaz şimdi” diyaloglarıyla uzak doğunun sihirli parmaklarına parmak ısırtan bir kayınvalide ve “heh tam orası, nasıl da buldun, hay Allah razı olsun” minnetarlığıyla bir gelin. Şöyle bir kafada canlandırması bile eski ben’e tuhaf gelirdi de ne yapayım masaj tuhaflıktan daha iyi geliyor bünyeme, öyle böyle değil.


Dönelim, o bir zamanlara… Her oğlan anası gibi bizimki de pek düşkün oğluna, aman bir şımartır, bir şımartır, o kazık kadar adam, sanırsın ön dişi yeni düşmüş yedi yaş çocuğu. “Oğlucum, söyle ne pişireyim sana, ne çekiyor canın?” Bizimki de hemen atlar, sipariş bellidir: “İşkembe çorbası yap anne, kelle paça da olur…” Olur olur, her türlü sakatat olur, yeter ki pişerken kokusuyla evi bombalasın, Elif’i bayıltsın. Tabi, inceden de mesaj gitmiyor değil: “Ben İstanbullarda böyle ev yapımı yiyemiyorum”lar falan… Ee, en fazla mesaj atabilir zaten, bir kere ağzını açabilmiş mi acaba? O yüzden hiiç üstüme alınmıyorum. Evde işkembe temizletecek, mumbar pişirecek birini istiyorsa idi, üniversiteden sınıf arkadaşı yerine, şöyle mesela bizim köydeki gibi horoz kesen, hatta kurban kesen, keçiyi dala asıp derisini yüzen kızlarla evlenecekti. Hey gidi. Sen kalk koskoca Bafra’dan (kurban olayım orası neresi falan demeyin, biliyorsunuz ya işte Paris’ten sonra ikinci önemli belediyemiz, onun da ortasından nehir geçiyee) yani işte koskoca Bafra’dan kız al, sonra yok efendim, ev yapımı işkembe çorbasıydı da, olaydı da içerdik de, ağzım dilim yapıştı da… böyle eziklen anacığına.


Yine böyle bir tatil zamanı gitmişiz kayınvalidemlere, emeklilerin Bodrum’u Altınoluk’a. Evde bizimkiler Edi Büdü oturuyorlar sıkıcı sıkıcı. Ee, çocuk mocuk yok bizde tabi o zamanlar, tekdüze hayatlarına renk katsın. Koltukların örtüleri bile kaymıyor. Düzen nizam gırla. Deli oluyorlar tabi gelinleri gelmiş diye, yani oğulları da pek şeker şey, yeri ayrı onlarda ama gelin sevgisi bir başka. Fır dönüyorlar etrafımızda. Beş yıldızlı lüks oteller böyle nazlayamaz bizi. Hep Birol’u şımarttıklarını anlattım ama sanmayın ki beni de şımartmıyorlar. Mesela komşular soruyor verandadan: Tekmile Hanım gözün aydın, dün gece çocukların gelmiş. Hangisi geldi? Oğlun mu, kızın mı? Tekmişim yapıştırıyor cevabı: “Evet oğlum ve kızım (gelinim demek istemiyor), yani eşi geldi”. Kafa karışıyor komşuda, dalıyor bodoslama: “Hee, ne iyi olmuş, hem oğlun hem kızın gelmiş, iyi, iyi...” Tekmişim doymuyor cevap yapıştırmalara “Yok kızım gelmedi. Oğlumla kızım, gelin kızım yani, gelinim demiyorum ben, geldiler sağ olsunlar” İçerden bunları duyan küçük gelin kimseler görmeden (tamam küçük gelin değilim, büyük de değilim ama küçük gelinler bir bilmiş olur ya, o sebeple buraya iyi gitti), çocukken kardeşlerini gıcık etmede kullandığı, seri bir şekilde kaşlarını bir aşağı bir yukarı hareket ettirip pişmiş kelle gibi sırıtma tekniğini böylesi hoşuna giden durumlarda kullanmaktan geri durmuyordu. Tekmiş (hitaplara bak, böyle böyle vıcık’laşmışız demek ki) ele güne karşı gelinine kızı gibi sahip çıktığını ilan ediyordu, tarih böyle kahramanlık yazmadı. Artık inanırsınız herhalde küçük gelini de şımarttıklarına, daha ne diyeyim, her doğum günüme küçük altın yaptıklarını mı anlatayım, görmemişler gibi Allasen?



Geldik, üst kattaki odamıza yerleştik. Sabah kahvaltısının mis kokuları, Tom ve Jerry’de kokunun el şeklinde hatta işaret parmağıyla Tom’u dürtmesi gibi bizi dürtüp uyandırmıştı resmen. Envai çeşit lokmaları sıraladık boğazımızdan, anlattık, güldük, yedik, içtik. Masayı toparlamaya dahi yeltenmeden denize kaçtık. Niyeyse her cümleye “Ee, tabi çocuk yok o zamanlar bizde” diye ekleyesim geliyor. Uzunca zaman denizde kaldık. Buraya gerçekten “Ee, tabi çocuk yok o zamanlar bizde” diye eklemem gerekiyor gibi hissediyorum. Akşamüstü beş gibi eve döndük. Sahilde bir şeyler atıştırdıysak da kurt gibi acıkmıştık eve varınca. Duşunu alan yemek için verandaya geçiyor. Birol’a söylene söylene iniyorum merdivenleri: “Suyu kapatma demedim mi sana? İleri geri kırk manevra çektim, yok. Ya haşlayacak, ya donduracak. Beceremedim bir türlü.” Kendi görünmüyor ama babam cevap veriyor masadan, “Aklımdaydı o unuttum, hallederiz gel, yemek hazır, seni bekliyoruz.” Bir an içimde bir pişmanlık belirdi. “ Ay çok mu beklettim insanları ya, çok mu uzun kaldım acaba suyu ayarlayacağım diye. Ayıp oldu şimdi, tüh.” diye geçirdim içimden üzülerek. Demiştim, saygının daha hissedilir olduğu zamanlardı diye. Üçü de oturmuş masaya kim bilir ne zamandır çatal oynatmadan beni beklemişler.


Tam verandaya geçmek için, açık kapının aralığına rüzgarla iyice yığılmış tülleri birkaç el kol hareketiyle sola kaydırıp kafamı uzattım ki o da ne? Bir kafa daha vardı bana kafa uzatan. Masadakilerin yüzüne tek tek baktım, kimsede gülen, eğlenen bir ifade yoktu. Hatta beklemekten sıkılmış gibi ciddi bir şekilde duruyorlardı. Tekmiş “Sensiz başlamayalım dedik, gerçi biliyorum…” kadar konuşabildi. Yaşadığım anlık şokla kimse dalga geçmiyordu, ne Birol, ne annem, ne babam. Bir kafa hariç, o bana baka baka sırıtıyordu. Yuvarlak borcamın tam ortasında, iyice pişmiş, piştikçe derisi çekilip tüm dişleri görünür hale gelmiş kuzu, çektiği acılara rağmen olanca dişiyle sanki sırıtıyor gibi yüzüme bakıyordu ve en az benim çocukken sinir bozduğum kadar sinir bozuyordu. Artık kelleye nasıl baktıysam, Tekmiş yerinden kalkıp yanıma geldi “Sana mantı yaptım kızım, gel otur” gibi bir şeyler diyordu sanırsam. Beni bu manzara için beklemiş olduklarına inanamıyordum. Kelleyi yemek bir yana aynı masaya bile beraber oturabileceğimi nasıl düşünmüş olabilirlerdi ki? Kellenin umurunda değildi, hala sırıtıyordu. Dayanamadım, başladım ben de“ha”, “ha ha”, “hahha haa” diye kahkahalar atmaya. Ben gevşeyince, bizimkiler de bir gevşediler önce, onlar da gülmeye başladılar. Ama sonra benim gülmeler bitmeyince onlardaki gevşeme yerini endişeye bıraktı. Birol tuttu kolumdan, “Bir bardak su iç canım, kendine gelirsin, hadi Elifcim iç şu suyu, Elif… Eliiff… Su…”  Birol bir bardak suyu kafamdan boca edince, yüzümde ilk kaşlarımın ve alnımın rahatladığını hissettim, aşağı yukarı hareket ettirmemek için o kadar sıkmışım ki herhalde kasılmışım. Bizimkiler merakla bana bakıyorlardı. “Tamam, iyiyim, merak etmeyin.” dedim. Ortamın gerginliği dağılsın diye  bu sefer bilerek pişmiş kelle gibi sırıttım: “Az daha kelle için bana kafayı yediriyordunuz ha…”dedim. Güldük beraber. Ne iyi oldu. Bir daha da hiç bu evde kelle manzaralı sofra kurulmadı.  

   
 
       
Yorumlar
   
Bu habere eklenmiş yorum bulunamadı 
 
Yorumlar Yaz  
   
Adınız Soyadınız
Yorumunuz