Yukarı Çık

SUSTURAMADIĞIM SEVGİLİ BEYNİM

      Eklenme Tarihi :17.5.2020 16:06:10 Okunma Sayısı :589          
 

SUSTURAMADIĞIM SEVGİLİ BEYNİM

2002 yılı, İzmir’de üniversite öğrencisi olarak ikinci yılımdı. Bir gün yurt arkadaşım yanıma gelip, heyecanla İzmir Fuarı’nda dört gün boyunca mermer fuarının olduğunu ve sevineceğimi düşünerek, bana da firma ayarladığını söyledi. Neyden bahsettiğiyle alakalı en ufak bir fikrim yoktu. Fikirsizliğim, yüzümde ifadesizliğe dönüşünce anlatmaya başladı. Afyonlu ocak sahiplerinin ürünlerini yabancı ziyaretçilere tanıtmak hatta satabilmek için İngilizce çeviri yapacak tercümanlara ihtiyaç duyduklarını ama işi ucuza kapatmak için tercüman yerine İngilizce bilen üniversite öğrencilerini tercih ettiklerini ve de günlük 50TL trink ödediklerini söyledi ki o zamanlar devletin verdiği aylık kredi bile 45TL idi. Bir öğrenci için gerçekten şahane bir paraydı. Lakin ben yine sevinemiyordum çünkü Anadolu Lisesi’nde sadece grammer’ini öğrendiğim, asla konuşturmayan, en fazla Hazırlık sınıfını atlatan İngilizceme, bir de mermere dair, Türkçe bile tek bir kelime bilmeyişim sorunsalı ekleniyordu. Ama arkadaşım onu da ayarlamıştı. Avucum kadar olan sarı bir post-it’e yazıyla beş, rakamla 5 önemli kelimeyi yazmıştı işte, sadece bunları bilmem yeterliydi. Ne mutlu ki Afyonlu ocak sahipleri tüm bu sorunsalların üstesinden gelen bu minik çözümü henüz keşfedememişti de, biz de gıcır para kazanabiliyorduk.

Meşhur İzmir Fuarının yolunu tuttuk. Salon içinde salonlar, adalar derken, geldim stand’ıma. Firma sahipleri de gayet iyi insanlardı. Tek kelime İngilizce bilmemeleri iyiliklerine iyilik katıyordu. İlk gün gelen yabancı ziyaretçilere pek faydam olamadı ama onların bana çok faydası oldu. O avucum kadar olan sarı post-it’in arkasına bir beş kelime de ben ekledim, nasıl mutluyum! Sanki 40 yıldır madenciyim, sanki tüm ocaklar babamın. Öyle bir özgüven.

Ta ki son gün bir miniğin, bıdır bıdır İngilizce konuştuğunu duyana kadar. En fazla üç-dört yaşlarında olan bu sarı kafa, kaldırımın kenarında gördüğü bir kediyi babasına her detayıyla, öyle muhteşem anlatıyordu ki! Gerçi babası onu dinlemiyor, yan standın çevirmeninden ocakları hakkında bilgi alıyordu. Ama ben çocuğu dinliyordum hatta duymamaya, ilgilenmemeye çalışarak. Eşşoğlusu anlatmıyor, resmen canlı yayın yapıyordu; ona nasıl tısladığını, gövdesinin atlamak için nasıl eğrildiğini, kuyruğunu, bıyıklarını… benim asla anlatamayacağım şekilde…

İşte o an’a kadardı her şey, tüm özgüvenim… Sevgili beynimin, yabancı bir çocuğun, kendi dilinde konuştuğu için ona hayret etmemi isteyişine kadar.  Hatta o çocuğun zaten kendi dilinde konuştuğunu bile, bana reddettirmeye çalıştığı ana kadar… Gerçeğin bu olmadığını bildiğim halde, bu reddedişe izin verip de “lan, küçücük çocuk çatır çatır İngilizce konuşuyor” diye içimden geçirene kadar. Lanet olası federaller!

Hımm, o gün anladım ki; yok hayır, İngilizcenin ne kadar önemli olduğu falan değil. Tabi o yıllar belki öyleydi de, şimdilerde Elon Musk’ın demesine göre, üzerinde çalıştığı bir teknoloji sayesinde bir beş yıl içinde, bırakın yeni bir dil öğrenmeyi, konuşmaya bile gerek kalmayacakmış. Şu Corona günlerinde gerçekten tükettim tüm hayretlerimi, artık hiçbir şeye şaşırmıyorum, en olmayacak işlerin bile defalarca olmasına şahit olduktan sonra, nayır nolamaz demiyorum, diyemiyorum.
Neyse işte, bu tatsız kıyas hiç tadımı da kaçırmadı. Bilakis 3 kuruşluk İngilizcemle 200 lira kazanmamın mutluluğunu doyasıya yaşadım, daha akıllıca buldum. Hahhah…
Anladığım şu ki,
İnsanın beynindeki o ses yok mu hani salonda açık unutulmuş televizyon misali sürekli konuşan, o ses sadece bir şeyler söylemiyormuş, resmen muhalefet oluyormuş, hatta işine gelmeyince su götürmez gerçekleri bile resmen reddediyormuş.

O gün bu gün, huyu suyu hiç değişmedi, hâlâ işine gelmeyince reddediyor. Beli bükülmüş, eli yüzü kırışmış babaannemin, Allah uzun ömür versin, bir zamanlar miniminnacık, pofuduk, pambık bir bebek olduğuna inanmıyor, inanamıyor. Çünkü onun sadece yaşlılığına şahit olduğundan ve de öncesini hayal edebilecek kapasitesi olmadığından resmen bu gerçeği reddediyor. Sanki tüm yaşlılar, yaşlı olarak dünyaya gelmiş ona göre. Bir mucize olup bebeklik fotoğrafına ulaşılsa bile, “bütün bebekler, birbirine benzer zaten, hem bu da hiç babaanneme benzemiyor” deyip kestirip atar. Tanıyorum artık, ısrarla reddedişte.

Daha geçen, Emre’nin tırnaklarını özenerek kestikten sonra, tıpkı özenmeden kestiğim zamanlardaki gibi üç günde uzadığını görünce yine inanamadı. Resmen şok yaşadı sevgili beynim. Nasıl olurdu da alelade kesilen zamanlardakiyle aynı sürede uzayabilirdi? Özenmeden kesilen çocuk tırnağının, özenilerek kesilen çocuk tırnağına bir üstünlüğü yoktur, diyorum ama dinletemiyorum. Aynı sürede uzamalarını ısrarla reddediyor, tırnak yerine sanki toynak çıktığını görüyormuş gibi şaşırıp kalıyor. Aman ben de bıraktım, didişmiyorum artık onunla. Hehe, evet, deyip geçiyorum.

Meğersem bana bozuluyormuş. Uyku tutmadığı bir akşam, içini döktü:

“Sürekli sana muhalefet olduğumu, her yaptığına karıştığımı hatta bazı gerçekleri reddettiğimi düşünüp, bana kızıyorsun değil mi? İşime öyle geldiği için yaptığımı düşünüyorsun.”

“Kızmak değil de, artık umursamamak diyebiliriz.”

“Hımm, peki. Ya benim değil de senin işine gelsin diye reddettiğim gerçeklerden niye konuşmuyoruz?”

“Allah Allah, neymiş bakalım benim işime gelen reddediş?”

“Hani sen tipik bir balık burcu olarak zaten çok duygusalsın, çok sulu gözsün ya… Dramatik film bile izleyemez, ağlayan birini gördüğün an ağlamaya başlarsın ya... Hatta kreş çocuklarının gösterilerinde bile kurabildikleri tek cümleye ağıt dinliyor muamelesi yapıp zarıl zarıl ağlayan sen, peki söyler misin, insan öleceğini bile bile nasıl mutlu yaşayabilir? Ya da sevdiklerinin, gözünden sakındığın evladının dahi bir gün öleceğini bilerek, nasıl buna takılmadan hayatına normal devam edebildiğini hiç düşündün mü?”

“Hayır, düşünmemiştim aslında.”

“ Düşünmedin çünkü ben ölüm gerçeğini gerçekleşeceği ana kadar reddediyorum, reddedeceğim ki sen hayatı normal yaşayabilesin. Sevdiklerini kaybetmenin dayanılmaz acısını her an yüreğinde hissederek yaşayamaz hiç kimse; bunu her gün, her an düşünerek veya buna üzülerek hayat geçmez. Bu sefer benim işime geldiği için değil, senin işine geldiği için bir gerçeği reddediyorum, ben, susturmaya çalıştığın sevgili beynin. Hadi, susuyorum şimdi. Uyuyabilirsen hadi, uyu şimdi! ”

   
 
       
Yorumlar
   
Emel 17.5.2020 23:58:21
O sesin susmamasina evham vesvese diyoruz işte. Korkunç bir bataklık. Allah kimseyi düşürmesin. Kureyş süresini, felak nas surelerini bol bol okumak buna şifaymış. Sevdiklerimizi kaybetme korkusunu yaşadığımız bu zamanlarda bolca başvurduğum yöntem...Rabbim hepimizi korusun.
leyla 18.5.2020 12:56:01
evet yine elif hanımın kaleminden ortak dertlerimiz dökülmüş. bizim söyleyemediklerimizi bir bir anlatmış. cesaretine hayranım 👏🏻👏🏻👏🏻👏🏻 beyin midir zihin midir ne boksa ( bak yine ‘bok’ diyorum sen biliyorsun nedenini 🤣)30 lu yaşların sonuna geldikçe artık kendini iyiden iyiye hissettiriyor. önceden alttan alttan fit verirken şimdi bildiğin suratına suratına hönkürüyor. dediğin gibi kendisi işimizi kolaylaştırmıyor da değil. sadece bazen kontrolü çok ele geçiriyor saçma sapan şeyler söylüyor. dileğim 40 lı yaşlarda onu anlayıp kendisiyle dost olmak , sırtını sıvazlayıp ‘tamam tamam olur böyle şeyler hallederizzzz’ demek. yoksa ağız burun dalıcam valla 😆
 
 
Yorumlar Yaz  
   
Adınız Soyadınız
Yorumunuz