Yukarı Çık

ZÜCCACİYE, ZELZELE

      Eklenme Tarihi :16.11.2019 05:22:01 Okunma Sayısı :334          
 


Kadın iflah olmaz bir alışveriş tutkunuydu. En dayanamadığı da züccaciyelerdi ama onun da yenisi, yepyenisi, en yenisi olmalıydı. Hatta bu kelime bile yenilenmeliydi ona göre. Her gün yeni bir tasarımla kimi inciden ilham alınarak, kimi cam boyama sanatıyla süslenip hazırlanmış bir porselen yemek takımını veya varakla eskitilmiş o şahane vazoyu bu naftalin kokan züccaciye kelimesi taşıyamazdı. Her hafta, neredeyse evinden daha çok vakit geçirdiği alışveriş merkezlerinden katalog toplar, yenilenen ürünleri inceler, tam o an hepsine hayran olurdu. Daha sayfaları çevirirken, evindeki henüz yılı dolmamış eşyalar bile birden gözünde eskir, bir an hepsinin çocukluğunda sokaklardan geçen hurda arabalarında, onca eski püskü eşyanın arasında oldukları canlanırdı hayalinde. İyice gönlü geçerdi sahip olduklarından, sahip olduğunu sandıklarından. Doyumsuz, tatminsiz ama en çok da derinlerde bir yerlerde mutsuz.

Mutsuzluğunu mutlu etmek istercesine, ona hediye alır gibi, her aldığını hediye paketi yaptırırdı. Renkli parlak kağıtlar, rafyalar, üzerlerindeki renk renk şeritler, kurdeleler… Ne olduğunu bildiği halde, içlerinde ne olduğunu bilmiyormuş gibi, sürpriz bir doğum gününde veya özel bir günde hediye edilmiş gibi yavaş yavaş, özenle, tek tek açardı paketlerini, bir bir sökerdi üzerlerindekini. Açtıkça içi de açılıyormuş gibi, açtıkça hedefe varıyormuş gibi, açtıkça merakı da gidecekmiş gibi. İçlerinde ne olduğunu bildiği kadar, kendi içindeki mutsuzluğunu bilmeyişi gibi; öyle hoşnut, öyle tatminkar, öyle mutlu.

Ama bunca eşyayı ve ödemeleri eşine fark ettirmeden eve sokmak büyük bir sorundu kadın için. İpin ucu kaçmadan önce, adamcağızın “hadi hevestir, hadi altı taksitte ödenir” dediği her şey, evde altı ayını doldurmamıştı bile yenileri geldiğinde. Çareyi tüm kredi kartlarını kapatmakta bulduğunu sanmıştı ama düğüm atmaya çalışılan şişik balonun elden kaçıp, tahmin edilemez şekilde sağa sola fırlaması gibi, adamın tahmin edemediği daha delice işler açmıştı başına: Bankacı arkadaşı vasıtasıyla kredi çekmiş, yetmemiş başka arkadaşlarından hatırı sayılır borçlar almıştı. Adam bu defa çareyi karısına az limitli bir kredi kartı vermekte bulmuştu ve sıkı takipteydi artık.

Kadın için durum bir miktar daha zorlaşmıştı ama zorluklar mücadele içindi. Aldığı her şeye biraz daha sağlam bahane üretecek yaratıcı fikirlere ihtiyacı olacaktı ve bunu da ikna tekniklerinin her şekliyle sunacaktı. Sonuçta bu hayatta herkesin bir rolü vardı, farklı birkaç rol üstlenmek zor olmamalıydı. Amaan, her gün köfte köfte adamlarla çalışan bir adam o sırma bardağın zerafetinden, kulpundaki pırlanta işlemesinin yarattığı estetik göz banyosundan ne anlardı ki? Bunca narin, şık, estetik dokunuşlar ancak bir odunun ruhunu okşamazdı. O yüzden bu nadide parçalar için, bu estetik ve tasarım harikaları için kavgayı bile göze alıyordu; çok çok heyheylenip, üç beş söylenip susuyordu nihayetinde. Hem daha eşine göstermeden aldığı nefis varak şamdanların, iki büyük salon avizelerinin, kristal kesme sürahi takımının kutularını dahi açmadan, elbise dolabının üzerine saklamayı başarmıştı. Tek tek açacağı, dakikalarca sürecek olan o hazzı yaşamak için can atıyordu ama bu büyük buluşma için biraz daha bekleyecekti.

O sabah, nefis bir nisan sabahıydı. İkizlerin anaokulunda öğleden sonra portfolyo sunumları vardı. Ailelerin tam katılımı için cumartesi günü seçilmişti. Kadın, herkesler uyurken, tüm hafta içi geçiştirerek yaptıkları kahvaltı için özenmiş; kızlarına pankek, eşine de sarısı az pişmiş omlet yapmıştı. Tüm bunları kısık seste en sevdiği müzikler eşliğinde ve daha on beş gün önce yenilediği kahvaltı takımıyla hazırlamış olduğu için de ayrı keyifliydi. Küçük çocuklu bir aile kahvaltısı için altın yaldızlı Amerikan servisler, çocukların su bardaklarının dahi altın sırlı oluşları asla kadına aşırı, fazla abartılı gelmiyordu. Sadece çocukların o cam bardakları masaya sert koyması ve kırması yasaktı. Dört yaşındaki ikizler bu konuda sıkça uyarılmış, ağır ikazlar almışlardı, bunun için ağlamış olmaları çok da önemli değildi. Kurallar herkes için vardı.

Adam kahvaltıdan hemen sonra mutlaka kahve içerdi. Kahveyi o an müsait olan kimse o yapardı. O güzel nisan günü kahveleri adam hazırladı ve eşine seslendi. Kadın mutfağa girer girmez yine kahve makinesinin yıkanmadığını,  suya dahi tutulmadığını görünce dayanamadı: “Bir şey yapıyorsun bari doğru yap, bari tam yap da kahve içtiğime de sevineyim. Peşinden yıka uğraş, ne anladım o işten? Yahu kaç kez söyledim, insan bir suya tutar…”  diye çıkışınca, adam da dayanamaz “İnsan bir teşekkür eder ya, bir şeyden de memnun olur. Kabahat bende, yap kahveni, iç, otur aşağı. Ne içiyorsa içsin, zıkkımın pekini içsin…” Bir anda fazla parladığını o an anlayan kadın “özür dilerim, ben bir anda…” Kadının konuşmasını bitirmesine müsaade etmeyen adam “Evet, sen bir anda günümüzü berbat edebiliyorsun, sen bir anda saçma sapan bir eşyaya bizden daha fazla kıymet verebiliyorsun… Bu nasıl bir hasta kafa? Çocuklar eşyalara dokunmaya korkuyor sayende. Kendine gel artık!” der ve çocukları o ortamdan uzaklaştırmak için sitenin parkına götürür.

Evde yalnız kalan kadın eşine hak verse de önüne geçemediği bu eşyasever haliyle de başa çıkamaz bir türlü. Elinde soğuyan kahve fincanına bakar. Temizliğe gelen kadın bulaşık makinesine atmıştı bu nakkaş serisini diye, kadını haşladığı anı hatırlar: mahcup, başı öne eğik, defalarca özür dileyişini. Ama biraz da hak etmişti. Sadece kahve fincanı değil ki bunlar, narin bir kuş gibi, hiç öyle sıcakta, makinede saatlerce yıkanır mı kuşlar? Solar, incinir, belki de kırılır… 

“Allah korusun” diyerek, fincanı yıkayıp kaldırır. Öyle mutsuz hisseder ki kendini, kum dolu bir kamyonun altında ezilmişçesine ağır gelir bu ruh hali. Ne yapacağını, bu kötü duygularla nasıl başa çıkacağını düşünürken, aklına elbise dolabının üzerine zulaladığı tasarım harikaları gelir. Zira kendine en iyi gelen ilacı çok iyi biliyordur. “ Kesinlikle” diye haykırır. Onları tek tek açacağını, bir şekilde yerlerine yerleştireceğini hayal ederken; eşinin az önce sarf ettiği aşağılayıcı sözleri, temizliğe gelen kadının en sevdiği fincanlara yaptığı tacizi ve ona kendini kötü hissettiren tüm duyguları bir anda kafasından, kalbinden silinip gitmiştir. O büyük kavuşma şimdi yaşanacak, paketlerle birlikte gözü gönlü de açılacaktı.

Saate baktı, iki saat sonra okulda olmaları gerekiyordu. Eşi birazdan çocuklarla birlikte gelebilirdi, acele etmeliydi. İyileşmek için hızlı hareket etmesi gerekiyordu. Yatak odasına yöneldi, sanki hafif başı döner gibi oldu, ayağının altından yerin sanki kaydığını hissetti. Bir an tansiyonla mı alakalı diye içinden geçirirken, gözü salonun avizelerine ilişti; cami avizelerini aratmayan o şaşalı avizeler sağa sola sallanıyordu. “Depremmm, deprem oluyor!” diye bağırdı, hemen olduğu yerde eğildi. Kalbi deli gibi atıyordu. Çocukları ve eşi ne durumdaydı acaba? Telefonunu nerede bırakmıştı ki en son? Ağlıyorlar mıydı kızlar, çok korkmuşlar mıydı acaba? 10. kattan sesini duyan olmadığını, olmayacağını çok iyi bildiği halde istemsizce “Cereeen, Ceydaaa…” diye bağırdı. Ağlamaya başladı kadın. Ayağa kalkmaya yeltendi ama sanki gürültüden rahatsız olan alt komşunun dev bir asayla tavana vurup vurup, eşyaları hoplatması gibi daha da şiddetlenmişti sarsıntı…  Koltuklar, kapakları açılan dolaplar, zangırdayan salon vitrini, çocukların yatakları her şey, her şey hareketlenmişti evin içinde, sanki fokurdayan tencerenin kapağını ittirip, hop hop hoplatması gibi… Sanki birinin yanlışlıkla o kapağı açıp, tüm eşyalarla o fokurdayan, baloncuk çıkaran dev kazanın içine düşürmüş gibi… Ne mümkün bir an sabit durmak!

“Durdu, bitti” diye haykırdı kadın, “Bitti Allahım, bitti.” Koşarak salona geçti, telefonu burada olmalıydı. Masanın üzerinden telefonunu aldı, eşini aramaya çalışırken kalbi küt küt atıyordu. O an sarsıntı daha da şiddetlenerek yeniden başladı. Alttaki dev, daha da kızmış gibi dev asayla vurmaya devam ediyordu sanki. Korkup bağırarak yere yattı. “Lütfen, lütfen Allahım, kızlarım iyi olsun, herkes iyi olsun, bitsin, lütfen bitsin Allahım…” diye yalvardı. Sarsıntıda sürünerek koltuğun yanına geldi. Nerede ve nasıl korunacağıyla ilgili aklına hiçbir şey gelmiyordu. Panikten, titremekten ellerini doğru düzgün kullanamıyordu. Daha yeni son arananlar menüsüne girebilmişti. Ekranda eşinin ismini dahi görmek o an kadını mutlu etmişti, güven vermişti. Hemen isme dokundu ama şebeke yoktu, telefonda hiç ses yoktu. Telefonun sessizliğinin aksine, evden korkunç sesler gelmeye başlamıştı. Artık eşyalar da devriliyordu. Duvardaki panolar, tablolar ve ikizlerin doğum gününde çekindikleri mutlu aile fotoğrafı artık yerlerdeydi. Kadın korkudan nefes alıp vermeyi bile unutmuş, tutabildiği kadar uzun tutuyordu nefesini. Gözünde biriken gözyaşları telefonun ekranındaki yazıları okutmuyordu, eliyle sildi tekrar aramayı denedi. Yine ses yoktu. Oysa evdeki sesler giderek şiddetleniyordu. O vitrindeki servet, o altın yaldızlı bardaklar, zerafet ve ihtişamlı aksesuarlar gözünün önünde tek tek kırılmıştı. O ünlü koleksiyon bereket filleri, cam şaheser vazolar, özel kaplamalı şamdanlar, onca sanat, tuzla buz oldu saniyeler içinde, gözünün önünde. Şu an hiçbirinin önemi yoktu kadın için, yeter ki şu deprem bitsin, herkes iyi olsundu, tek isteği.
 
Mutfaktan kopan şangırtı öyle ürkütücüydü ki. Orada olsaydı şimdiye kadar çoktan ölmüştü. Kadın, korkudan ve bu defa en çok pişmanlıktan ağlıyordu: “O aptal kahve makinesi için eşimin kalbini kırdım, hem de kaç kez hem de sadece onun için de değil; daha taksiti bitmeden değiştirdiğim granit tencere ve tavalar için. Yemek takımının yeni modeline fazladan iki spatula ve ayaklı pasta fanusu eklediler diye değiştirdiğim için,  özel koleksiyon altı abajur alıp, tabi kullanamadığım için. Gereksiz bir sürü şey aldığım, ödediğim, ödeyemediğim için. Hayatımın merkezine zücaciyeye kurduğum için. Çok kırdım eşimi… Annemi… Kayınvalidemi… Yazık, kadıncağızın yanlışlıkla kırdığı bardağı, takım bozuldu diye bozmuştum. Etrafımda olan herkesi bunlar için mi kırmışım?” Gözyaşlarını silip tekrar aramak istedi eşini ancak televizyon ünitesinin bir kısmı ayağının üzerine düştü. Canı çok yanıyordu. Kendini zorlayıp biraz daha duvarla koltuğun arasına kaydırdı, top gibi olmuştu artık gidebileceği hiçbir yer kalmamıştı. Evde kıyamet kopuyordu. Devrilen devrilene, düşen düşeneydi. Bütün her şey ayaklanmış sanki kadından kalbini kırdıklarının intikamını alıyorlardı. Bunca mutsuz anıyla bizi neden bu eve soktun dercesine öfkelenip, kendilerini yok etmeye çalışıyorlardı sanki. Kabus değil gerçekti. “Özür dilerim, özür dilerim, hepinizden özür dilerim…” diye mırıldanmaya başladı kadın. Onca gürültünün arasından cılız bir müzik sesi çalındı kadının kulağına.  İçeriden kızların odasından geliyordu ses, üzerine düşen eşyalarla sıkışıp, çalışmaya başlayan bir oyuncaktan: Anne parmak anne parmak nerdesin? Buradayım, buradayım, işte buradayım…

   
 
       
Yorumlar
   
Feriha Alaçamlı 16.11.2019 10:04:38
Şahane , herkesin kendinden bir şeyler bulabileceği bir yazı. Kaleminize sağlık. 👏👏👏
Nur tumpçu 16.11.2019 11:54:42
Harikasın bebeğim👏
Seyide Sarı 16.11.2019 12:03:26
Harika ya yine döktürmüşsün Elifcim. Kalemine yüreğine sağlık
Fisun su 17.11.2019 12:31:49
Kalemine saglik❤️
 
 
Yorumlar Yaz  
   
Adınız Soyadınız
Yorumunuz